
SAFSIZLIK MI TARAFSIZLIK MI? Dünya yeniden bir kırılma eşiğinde. Ortadoğu’da yükselen her duman, sadece bir ülkenin değil bir bölgenin kaderini etkiliyor. Bugün yaşanan gerilim, basit bir iki devlet çatışması değildir. Bu, güç ile direniş, tahakküm ile bağımsızlık, müdahale ile egemenlik arasındaki bir hesaplaşmadır. Bu tablo karşısında en sık duyduğumuz söz şu: “Ben taraf değilim.” Peki gerçekten tarafsız kalmak mümkün mü? Uluslararası siyasette boşluk yoktur. Güç mücadelelerinde nötr alan diye bir yer çoğu zaman bulunmaz. Sessizlik bile bir mesajdır. Hele ki açık bir askeri saldırı, ekonomik kuşatma ve sistemli baskı söz konusuysa; “karışmam” demek, olan biteni normalleştirme riskini taşır. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta var: Bir ülkenin yönetimini eleştirmek başka şeydir, o ülkeye yönelen dış saldırıyı meşrulaştırmak başka şey. Bir devleti sevmek zorunda değilsiniz. Politikalarını tasvip etmek zorunda değilsiniz. Ancak dışarıdan gelen bir müdahalenin yarın hangi ülkeye yöneleceğini düşünmek zorundasınız. Yakın tarih bunun örnekleriyle doludur. Bir zamanlar “bizi ilgilendirmez” denilen krizler, kısa süre sonra tüm bölgeyi ateşe vermiştir. Irak’ın işgali sadece Irak’ı mı etkiledi? Suriye’deki iç savaş sadece Suriye sınırları içinde mi kaldı? Güç dengesi bir kez bozuldu mu, dalga dalga yayılır. Mesele mezhep değildir. Mesele jeopolitiktir. Mesele güç haritasının yeniden çizilmesidir. Eğer bir ülke zayıflatılırsa, ortaya çıkan boşluğu kim doldurur? Bölge halkları mı, yoksa küresel güç merkezleri mi? Zulme karşı çıkmak için aynı inanca sahip olmak şart değildir. Bu, insan olmanın gereğidir. Eğer bir halk bombalanıyorsa, altyapısı hedef alınıyorsa, ekonomik olarak boğuluyorsa; buna karşı durmak mezhepçilik değil, ilkesel bir tavırdır. Tarafsızlık bazen erdemdir. Ancak iki tarafın da eşit derecede haksız olduğu durumlarla, bir tarafın açık şekilde üstün askeri ve siyasi güçle baskı kurduğu durumlar aynı değildir. Güçlü ile zayıf arasındaki mücadelede tarafsızlık çoğu zaman güçlü lehine işler. Çünkü güçlü zaten ayakta kalır; zayıf ise desteğe ihtiyaç duyar. Bir başka gerçek daha var: Bölgesel denklemde bir ülkenin düşmesi, sadece o ülkenin meselesi değildir. Güç dengesi değiştiğinde sınırlar yeniden tartışmaya açılır, ittifaklar sorgulanır, ekonomik bağımlılıklar artar. “Bize ne” denilen her gelişme, aslında geleceğe atılmış bir imzadır. Bu yüzden mesele slogan atmak değildir. Mesele akıl yürütmektir. Eğer bugün bir ülke emperyal baskı altında eziliyorsa, yarın başka bir ülkenin aynı senaryoya maruz kalmayacağını kim garanti edebilir? Güç merkezleri, hedef seçerken mezhep ayrımı yapmaz; çıkar hesabı yapar. Tarih boyunca insanlar kritik anlarda üçe ayrılmıştır: Güçlünün yanında duranlar, mazlumun yanında duranlar ve sonucu bekleyenler. Fakat zaman geçtikçe sonucu bekleyenlerin de aslında bir tercihte bulunduğu ortaya çıkar. Çünkü tarafsızlık, çoğu zaman risk almamaktır; risk almamak ise statükoyu korumaktır. Bugün yapılması gereken şey körü körüne bir devlet savunusu değil; adalet merkezli bir bilinç geliştirmektir. Eğer bir saldırı haksızsa, kimden gelirse gelsin karşı çıkmak gerekir. Eğer bir halk dış müdahaleyle diz çöktürülmek isteniyorsa, bunun bölgesel sonuçlarını görmek gerekir. Unutulmamalıdır ki savaşlar sadece cephede kazanılmaz; zihinlerde de kazanılır. Algı yönetimi, medya dili ve diplomatik söylemlerle haklı-haksız dengesi ters yüz edilebilir. Bu nedenle bilinçli olmak, araştırmak ve meseleyi geniş perspektiften değerlendirmek zorundayız. Tarafsızlık bazen konforlu bir alandır. Ancak konfor alanı, tarihsel sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Büyük kırılma dönemlerinde susanlar da yazılır, konuşanlar da. Ve çoğu zaman tarih, sessiz kalanlara değil, ilkesel duruş sergileyenlere alan açar. Sonuç olarak mesele, bir devletin bayrağını savunmak değil; adaletin nerede durduğunu görebilmektir. Eğer haksızlık açıkça ortadaysa, buna karşı net olmak gerekir. Çünkü yarın kapımıza dayandığında “nasıl oldu?” diye sormamak için bugün bilinçli olmak zorundayız. Safsızlık, çoğu zaman tarafsızlık kılığına girer. Ama hakikat karşısında insan ya adaletin yanında durur ya da sessizliğin içinde kaybolur.